Bir Gazetecilik Öyküsü

Heyecan ve adrenalinin eksik olmadığı kadar baskının da varolduğu gazetecilik mesleğini ve onun gazetecilik hikayesini KRT Tv sunucusu genç bir kadın gazeteci olan Ebru Birçak ile konuştuk. Birçak, gazetecilikte yürüdüğü yolları anlatırken bizleri çocukluğuna götürüyor. Ordan başlıyor anlatmaya. Ve başlıyor medyada bir kadın olmanın zorluğunu, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin medya alanındaki etkilerini anlatmaya. Ardında mesleğe yeni başlayacak olan genç gazeteci adaylarına “bu bir aşk işi” diyerek meslek ile ilgili tüyolar veriyor.

Merhaba bize kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?

1992 yılında Manisa’da doğdum. Lise eğitimim bittikten sonra üniversite için memleketimden ayrıldım. Üç yıl Eskişehir’de yaşadım ancak bazı özel sebeplerden buradaki eğitimime devam edemedim. Üç yıl sonunda artık geciktiğimi düşündüm ve sektörün kalbine, İstanbul’a gelmeye karar verdim ve İstanbul Üniversitesi Gazetecilik bölümüne geçiş yaptım.  Aynı zamanda ikinci üniversite kapsamında da AÖF’de Medya ve İletişim bölümünü bitirdim. Bu arada spikerlik kursu aldım. Gazetecilik okurken 2. sınıfta ise KRT’de hafta sonları çalışmaya başladım. Hafta içi okula gidip hafta sonu da editör ve spikerlik yaptım. Benim için aynı zamanda bir okul olan bu kurumda halen çalışmaya devam ediyorum. İlk 2 yıl hafta sonu ana haberi sundum ve editörlük yaptım. Diğer sene 6 saat süren Gün İzi isimli haber programının editörlüğünü ve sunuculuğunu yaptım. Bu yıl ise (2018) Hafta Sonu Ana Haber’i ve Detay isimli sokak röportajlarının yer aldığı programı hazırlayıp sunuyorum. Çağdaş Düşünme isimli felsefe programının da sunucusuyum. Aynı zamanda editörlük görevim de devam ediyor.

Neden gazetecilik…

Neden gazetecilik sorusuna gelecek olursak. Aslında buna cevabım çok eskilere dayanıyormuş,  “muş” diyorum çünkü kardeşim anlatıyor. Meğer “spikercilik oyunu” oynuyormuşuz çocukken ancak ben hatırlayamamıştım o söyleyene kadar. Sen kameraman olacaksın, ben spiker olacağım diyormuşum ve ardında da şimdi deprem oluyor sen kameranı salla ben deprem olduğunu anlatayım diyormuşum. Meğer yaklaşık 18 sene önce ben hangi mesleği istediğimi belli etmişim. Liseye geldiğimde iletişim sektörü içinde yer almak istediğimi fark ettim. Lise sonda ise gazeteci olmak istediğimi ve aynı zamanda ekran önünde yer almak istediğime karar vermiştim. Sonraki adımları ise hep buna yönelik attım. Mesleğe başladığım da ise beni gerçekten manevi açıdan mutlu edecek en iyi iş olduğuna karar verdim gazeteciliğin. Çünkü insanlara olan biteni anlatmak, haberdar olduğum şeyden insanları da haberdar etmek çok güzel bir duygu. Topluma fayda sağlayacak en ideal mesleklerden biri tabii ki onurluca, tarafsızca ve halkın yararı ön planda tutularak yapıldığında… Aksi halde gazetecilik çok tehlikeli hale gelebilir ve geliyor da.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin net bir şekilde görüldüğü ülkemizde bir kadın olarak sahada çalışırken ne tür zorluklarla karşılaşıyorsunuz?

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ne yazık ki dediğiniz gibi net bir şekilde görüldüğü ülkemizde bir de buna cinsiyetçi kişilerin avatarının arkasına sığınarak sosyal medya üzerinden yaptığı eleştiriler eklenince ortaya çıkan tablo çok acımasız olabiliyor. Tarafsız durmaya çalıştığınız zaman hangi tarafın işine gelmiyorsa o taraf sizi en sert biçimde eleştirebiliyor. “Bu kadını kim buraya koydu, onun buraya nasıl geldiği belli zaten, siz bilgisi sayesinde mi buraya geldi sanıyorsunuz” gibi… Evet emekle, çabayla, edinmeye çalıştığımız bilgiyle, işimize olan saygımızla bir yere geliyoruz. Bu durumun kadınlık ya da erkeklikle bir alakası yok. Yaptığı işi hak eden veya etmeyen insan vardır. Ama bunun dışında aldığınız olumlu dönüşler her şeyi unutturuyor. Size umut bağlayan insanları gördükçe diğer olumsuzlukları görmezden geliyorsunuz.

Bazen sizi sokak röportajlarında bazen de stüdyoda görüyoruz. Bu iki yerde yaşamış olduğunuz zorluklar ve kolaylıklar nelerdir? Hangisi sizce daha iyi bir çalışma alanı?

Öncelikle ikisinin de ayrı bir tat olduğunu söylemeliyim. Stüdyoda konunun uzmanıyla, profesörlerle, toplumun akıl katmanıyla muhatap olurken sokakta sıradan bir vatandaşla iletişim kuruyorsunuz. Sıradan derken yanlış anlaşılsın istemem. Herkesin gündeme aldığımız konu hakkında görüşü çok değerli bizim için. Sokakta halkla daha samimi olurken bir anda stüdyoda resmi oluyorsun. Zor ama kendine çok daha fazla güvenmeye başlıyorsun. Çünkü her ortama ayak uydurmayı öğreniyorsun. Mesela birlikte çalıştığım kameramanım benimle şakalaşır, sürekli mod değiştiriyorsun der. Mafya Ebru, prenses Ebru, ağır abla Ebru, kibar Ebru, buzdolabı Ebru, ailemizin kızı Ebru… Her anıma bir isim bulur. Çünkü gerçekten bin bir surat oluyorsun. Bu da rol yaptığım anlamına gelmiyor. Gerçekten o an ne gerektiriyorsa o kişi oluyorsun.

Medyanın en tepesinde hep erkekler var. Sizce bu mesleki anlamda bir kadının ilerlemesini engeller mi?

Ama benim çalıştığım kurumun en tepesinde bir kadın var J Evet bu az rastlanır hatta rastlanamayan bir şey belki. Ama söz konusu genelleme olunca evet ne yazık ki medyanın en tepesinde hep erkekler var. Ben elimden geleni yapmaya çalışacağım bu meslek adına. Henüz yöneticilerimden yana bir cinsiyet ayrımcılığıyla karşılaşmadım. Şanslı kişilerdenim. Ancak kadınların çalıştıkları kurumlarda gerek sözlü gerekse fiziki tacizle karşılaştıklarını biliyoruz. Kadınların birçok alanda ikinci plana atıldığı erkek egemen bir toplumda da güç hep erkete olsun isteniyor. Sadece medya sektöründe değil çalışma yaşamı açısından cinsiyet ayırımcılığı, kadınların cinsiyetlerinden dolayı çalışma yaşamında dışlanması ve bunun sonucunda işyerindeki gücün ve gelirin erkekler arasında paylaşılması gibi farklı şekillerde karşımıza çıkıyor. Kadın ve erkekler yaptıkları işle değil, cinsiyet temeline dayanarak farklı muamele görüyor. Ayrımcılık özellikle de ücretlendirmede karşımıza çıkıyor. Aynı iş için farklı ödeme yapılabiliyor mesela. Ancak bu ve bunu gibi konular gerek bizim mesleğimizde gerekse diğer mesleklerde kadınları yıldırmamalı. Biz gücümüzün farkında olduktan sonra başaramayacağımız bir şey yok.

Ana akım medyaya karşı alternatif, barış ve hak haberciliği yapan bir grup genç gazetecinin oluşturduğu bölge muhabirliği projesi hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyiz?

Ana akım medya karşısında maddi açıdan büyük zorluklar yaşanabilir. Zira ana akım medya dev şirketlerin patronlarına ait. (Ben “keşke gazeteci patronlar olsa” derim). Onların eriştiği teknolojik aletlerle ve benzer unsurlarla baş etmek mümkün değil. Ancak artık insanlara haber ulaştırmak çok kolay. Bilgisayar ve internet gibi iletişim teknolojilerinin gelişmesiyle, yaşadığımız bilgi çağında ortaya çıkan alternatif medya, yeni medya ortamında kendisine geniş yer buldu. Alternatif medyaya olan güvenin de zamanla artacağını düşünüyorum. Bölge muhabirliği  fikri çok güzel. Röportajın başında da söylemiştim sektörün kalbi olan İstanbul’a geldim diye. Ama keşke tüm şehirlerde medya sektörü bu kadar yer buluyor olsa da insanlar belli başlı şehirlere sıkışıp kalmasa. Bu sebeple de bölge muhabirliği projesi çok güzel düşünülmüş.

Son olarak bir günlük çalışma durumunuzu ve genç gazeteci adaylarına gazetecilik mesleğine yönelik neler söylemek istersiniz?

Aslında ben hala kendimi genç bir gazeteci “adayı” olarak görüyorum. Henüz dört yıl oldu mesleğime başlayalı. Ama gerçekten yoğun bir tempoda çalışıyorum ve bu bakımdan ilk uyarımı yapabilirim: yoğun tempoya hazır olun! Hem bedenen hem ruhen çok yorulacaksınız. Mesleğin içinde değilken okuyup geçtiğiniz hatta bazen kaçtığınız, bazen görmezden geldiğiniz haberler artık hayatınız olacak. Bu işin saati, günü yok. Bayramı, seyranı da yok. Hatta özel günlerde daha çok çalışacaksınız. ABD’li bir medya patronu olan Ted Turner “Dünyanın sonuna kadar yayındayız. Kıyameti de canlı yayınlayacağız ve bu son yayınımız olacak. O programımızı bitirirken de, ‘’Nearer, my God, to Thee (Tanrım sana geliyorum)’’ ilahisini çalacağız.” diyor.

Ekrana çıkıp çok para kazanacağım diye de düşünmesin kimse. Gazeteci mesleğinin başında aç kalır, biraz zaman geçince karın tokluğuna çalışır. İleride para kazanıp kazanmaması da dönemin şartlarına ve kişinin kendi ilkelerine göre değişir. Unutmamalıyız ki bizim meslekte ekmek yemek çok pahalı. Yeterince göz korkuttuysam gelelim olumlu tarafına. Bu iş bir aşk, tutku… Başladığın zaman bırakamıyorsun ve başka bir meslek seni tatmin etmiyor. Seni izleyen insanların “iyi ki varsınız, siz umudumuzsunuz” benzeri cümleler sarf etmesi bütün yorgunluğumuzu alıyor. Mesleğe başlamadan önce danıştığım meslek büyükleri hep “git pastanecilik kursu al, pasta yap, pasta sat ama bu mesleğe bulaşma” dedi. “Cıs” olan her zaman caziptir. Başladım ve pişman değilim. Ben böyle demiyorum. Kararlı olun, dik duruşlu olun. Bir ülkenin her zaman gözü pek gazetecilere ihtiyacı vardır.

Çetin Hozan GÜR

Muhabir, Editör ve Bölge Muhabirliği Projesi Genel Koordinatörü

(İstanbul Üniversitesi Gazetecilik bölümü mezunu / OHO 2017 Katılımcısı)

Diğer haberleri:

http://www.bolgemuhabirligi.com/bolge-muhabirligi-projesi-baslarken/

http://www.bolgemuhabirligi.com/bianetten-biaokul-projesi/

http://www.bolgemuhabirligi.com/sumbulun-eteklerinde-bir-yasam-hakkari-1/

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.