Prof. Şirin :“Birbirimizi Anlayarak Ve Destekleyerek Şehir Kimliği Kurabiliriz”

Kocaeli Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Şirin

Kocaeli Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanı Prof. Dr. İbrahim Şirin ile “Kent kimliği, bilinci ve Kocaeli kent tarihi” üzerine konuşmak için bir araya geldik. Şirin, şehirlerin en önemli özelliğinin insanların duygularını hissedebileceği hafıza mekanları olduğunu, şehir ile duygudaşlık geliştirilmesi ile şehrin insan için önemli hale geldiğini ve insanların şehirden ayrıldığını zaman şehri özlediğini  belirterek, “Bu aslında Freud’un anne karnına dönme hikayesi gibi. En güvende olduğumuz yer olması bakımından orayı sürekli özlüyor olmamız gibi başka bir yere gittiğimizde bizi biz kılan, duygularımızın, anılarımızın, acılarımızın, kederlerimizin olduğu ve bunları yaşadığınız mekanı bir şekilde özlüyoruz” diyor. İbrahim Şirin, Kocaeli’nin fay hattı üzerinde olduğunu söyleyerek, İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderimizdir” sözünü hatırlatıyor. Şirin, tüm paydaşların bir araya gelmesi durumunda Kocaeli Kent Tarihi konusunda çok güzel şeyler yapılabileceğini ve bölgenin turizme kazandırılabileceği düşünüyor.

Son dönemde özellikle kentsel dönüşüm olgusu ile birlikte kent kimliği ve kentlilik bilinci kavramları tartışılıyor. Kent kimliği ve kentlilik bilinci kavramları ile anlamamız gereken nedir?

Kent ve kent kimliği modern zamanlarda son derece önemli. Kimlik, çok katmanlı bir mesele ve aslında kökenine baktığınız zamanda bir aidiyet ve modern zaman insanlarının kendini bir yere ait hissetmesine bağlı olarak geliştirdikleri bir tanımlama biçimi. Mesela; İstanbullu, Ankaralı, Kocaelili gibi. Burada önemli olan şu; kendinizi bir yere ait hissedilmeniz için o yerle bir ilişki kurabilmeniz ve o yerle bir yaşanmışlığınızın olması gerekiyor. En basitinden bir duygu geliştirmeniz gerekiyor. Bütün şehirler aslında boş, bütün şehirleri anlamlı kılan içinde ki insanlar ve o insanlarla sizin kurduğunuz ilişki. Buna Sosyoloji’de Habitus diyorlar. Aslında bizler, hepimiz birer habitusun çocuklarıyız. Bizi besleyip büyüten habitusumuzdur ve yaşama bu habitus üzerinden bakıyoruz. Bu anlamda, kentler ve mekanlar son derece önemlidir. Bu habitusun oluşması ve dünyayı bu habitus ile tanımlama anlamında oldukça önemli. İnsanlarla girdiğimiz ilişkiler ve bu ilişkilerin bir mekansal boyutu var. İnsanlarla bir araya gelip toplandığınızda bu sizin için o insanlarla yaşadığınız birlikteliğin bir ev sahipliğini yapmış oluyor ve orası sizin için sıradan bir yer olmaktan çıkıp, anımsıyabileceğiniz bir hafıza mekanına dönüşüyor. Dolayısıyla şehirlerin en önemli özelliği bizim duygularımızı hissedebileceğimiz hafıza mekanı olması. Bunları hissettiğinizde o şehir sizin için çok anlamlı oluyor. Dışarıdan birisi baktığında çok kötü bir şehir olabilir ama o dışardan birisi ve bu şehirle bir duygu geliştirememiş. Siz, burada bu duyguyu geliştirdiğiniz için o şehir ve mekanla bir duygudaşlık geliştiriyorsunuz ve o şehir bu anlamda sizin için önemli oluyor. Bir anlamda insanlar o şehirlerin içinde doğmuş oluyorlar ve özlüyorlar. Bu aslında Freud’un anne karnına dönme hikayesi gibi. En güvende olduğumuz yer olması bakımından orayı sürekli özlüyor olmamız gibi başka bir yere gittiğimizde bizi biz kılan, duygularımızın, anılarımızın, acılarımızın, kederlerimizin olduğu ve bunları yaşadığınız mekanı bir şekilde özlüyoruz.

Bugün insanların bu bağı kurabildiğini söyleyebilir miyiz? Siz bir eksiklik olduğunu düşünüyor musunuz?

Başta söylediğim gibi kentler içinde yaşayan insanlarla ve onların kurdukları ilişkilerle var. Bizim kent dönüşüm projelerimizde maalesef bu ortak mekan ve alanlar söz konusu edilmemiş. Dolayısıyla dikine bir yapılaşma ve orada da üstüste dizilmiş ve adeta kibrit kutusu gibi yaşamlara hapsedilmiş insanlarız. Dikine yaşam biçimi aslında bu coğrafyanın doğasına uygun değil. Biz başkasının hayatını yaşıyormuş gibi o evlerde yaşıyoruz. 

Aynı zamanda özgürlüğün kısıtlanması gibi mi?

Bu coğrafyada İbn-i Haldun çok önemli bir laf ediyor. Diyor ki; “İnsanlar açlıklarından ölmez, daha önceki tokluklarından ölürler.” Siz yatay, doğayla geniş alanda içiçe bir yaşamın içinden geliyorsanız bu evlerde yaşayamazsınızn. Neden yaşayamazsınız? Daha önce başka bir hayatı yaşadığınız için yaşayamazsınız. Belki onun içerisinde doğan çocuklar başka bir hayatı bilmedikleri için onun içinde yaşayabilir, onu geliştirebilirler. Ama biz daha önce yatay eksenli bir düzlemde, şehirlerde ve evlerde yaşadığımız için gökdelende yaşamak bizim için bir lüks değil. Bizim için aslında kendimizi kapattığımız bir hapishane.

Yatay mimariden dikey mimariye geçiş tam olarak ne zaman gerçekleşti?

50’lerden sonra. Anadolu’dan batıya olan bir göç dalgası vardır. İstanbul’un nüfusu bundan 60-70 yıl önce bir milyon ancak vardı. 50-60 yıl içerisinde bu nüfus 20 milyona çıkmış. Türkiye’nin nüfusunun 80 milyon olduğunu düşünürsek 4’te 1’lik bir nüfus İstanbul’da yaşıyor. Bunu birazda Marmara üzerinden düşünmek gerekirse yani işin içerisine Sakarya’yı, Kocaeli’yi alırsanız Türkiye’nin neredeyse yarısı burada yaşıyor. Göç hareketi tarihin akışını, yönünü, şehirleri inanılmaz bir şekilde değiştiriyor. Bir çeşit istila olarak düşünün. Şehir kendini doğal sınırları içerisinde geliştiremiyor. Birden bir sel gibi geldiğini düşünün, o seli hiçbir şekilde hiçbir şehir karşılayamaz. Burada kontrol edilemeyen bir göç dalgası var. Sonuç olarak İstanbul özelinde de Kocaeli özelinde de bunun getirdiği sıkıntıları yaşıyoruz. Dikkat edin İstanbul’da ve Kocaeli’detürbe, tekke ve cami gibi anıtların dışında mekanlar yok. 50 yıl önceki Üsküdar ve Kadıköy’ü veya Sultanahmet’ibulamazsınız. Bundan dolayı istilanın olduğu yerde koruma kültürü olmaz. Şehirler ancak kendi doğal artışlarıyla kendi kendini koruyabilir. Göçerin istilası ile şehirlerin kendini koruması pek mümkün değil. Koruyabildiklerimiz sadece Sultanahmet, Süleymaniye gibi anıtlar.

Uzun bir  geçmişi olan bir bölge ve kayıplar olmuş. İzmit gibi geçmişi olan bir yerin deprem bölgesinde olması bu kayıplarda etkili olmuş mudur? Tarihi coğrafya’dan bağımsız düşünebilir miyiz?

İbn-i Haldun Mukaddime’sinde söylüyor; “Coğrafya kaderimizdir.” Kocaeli için de bu coğrafyada olması, bir fay hattı üzerinde olması bu sözü doğrular nitelikte. Büyük depremler bu bölgede olmuş ve sadece 1999 Depremi değil tarihte de bu bölgede çok sayıda deprem olmuş. Bundan sonra da olacaktır. Ayrıca bizlerin insan olarak yarattığı deprem var. Bunun belki en önemli sebebi yaşadığımız mekanın çok farkında olmamamız. Sanki sürekli terk edecekmişiz gibi. Kent kimliğine sahip olan insan kalıcılık hissinin farkındadır. Bizim hala yerleşmediğimizi düşünerek söylüyorum, bir göçebe sürekli alandır, alıcıdır ve gidicidir. Sürekli daha iyi yerlerin peşindedir. Oysa yerleştiğinizde, bağdaş kurup oturduğunuzda medeniyet ve şehir kurabiliyorsunuzve o şehrin korunması noktasında da bir farkındalık oluşturmuş oluyorsunuz. Farkındalığınız yoksa o şehri koruyamazsınız.

1900-1922 yılları arasını gösteren ve Muhittin Bakan’ın da katkısı olan haritalarda İzmit’te Ermeni mahallesi ve ruhban okulu bulunduğu görülüyor. Bu dokunun kaybolmasını göç kavramı ile açıklayabilir miyiz?

Aslında onlarda bu bölgenin yerlileri değildi ve 15. 16. yüzyıllarda göç ile geldiler. Doğu Anadolu Bölgesi’nde ki Ermenileri düşünürseniz buraya aslında işçi olarak, bir takım işleri yürütülmesi için gelmişlerdi. Özellikle tarım ve yapı sektöründe çalıştırılmak için getirilmiş insanlardı. Kocaeli’de Akmeşe bu yerlerden bir tanesidir. Eski adıyla Bardizag, yeni adıyla Bahçecik Ermeniler’in yoğun yaşadıkları bölgelerdi. Hatta bu bölgelerde yoğunluklarından dolayı okulları, kiliseleri söz konusuydu. American Board’un Bahçecik’te bir misyonerlik okulu vardı. Rakamlar, kaynakların çokluğundan dolayı yanıltıcı olabilir ama Bardizag üzerinden düşünürsek 10 bine yakın Ermeni’nin o bölgede yaşadığını biliyoruz. 1915 Tehciri ile bir kısmı Derzor bölgesine göçe zorlandı. Daha sonra bir kısmı geri geldi. Şu an benim bildiğim Bahçecik’te Ermeni nüfus yok. Bunların bir kısmı daha sonra İstanbul’a göçtüler ve yakın bir zamanda da “sessiz tanıklar” yani Bardizag üzerine bir kitap yayınlandı. Oradan da anladığım kadarıyla Türkiye Ermenileri’nin Bahçecik ile çok ilgisi kalmamış.

 

Şehirde bulunan tarihi eserlerin yağmalandığı veya bazı eserlerin kaçırıldığı söyleniyor. Bu konular basına da yansıdı. Özellikle kral mezarları ile ilgili olarak. Sizin tanık olduğunuz, olduysanız ilgili makamlara uyarıda bulunduğunuz olaylar oldu mu?

Ben de gazetelerden ve bilirkişiler üzerinden takip ediyorum. Anladığım kadarıyla tarihi eser kaçakçılığının en yoğun yaşandığı bölgelerin başında Kocaeli geliyor. Bundan dolayı çok sık olarak Adliye’ye intikal eden davalar var. Bu davalarda en başta Arkeoloji Bölümü sonra da biz bilirkişilik yapıyoruz. Bu vesile ile takip ediyor ve yoğunluğunun ne kadar büyük olduğunu biliyorum. Hala Üçtepeler’de ve başka mevkilerde dinamitle patlatıp define arayan insanların varlığından haberimiz var. Hatta yaralanıyorlar, jandarma gelip hastaneye götürüyor. Bunun en önemli sebeplerinden bir tanesi maalesef Kocaeli’de resmi olarak bir kazı yürütülüyor olamaması. Bunu kısmen müze yürütüyor ama üniversitemizin Kültür Bakanlığı izni ile yürüttüğü resmi resmi bir kazı yok. Siz bununla resmi olarak ilgilenemediğinizde kamusal alanın kazı alanının üzerinde olması, insanların şu an orada yaşıyor olması bunu güçleştiriyor. Dolayısıyla tabiat boşluktan nefret ediyor. Bilimsel olarak bu alanlarda ilgili bir şey yapamadığınızda defineciler devreye giriyor ve onlarda çıkardıklarını bir şekilde yurtdışına kaçırıyorlar. Yakalananlar olduğu için müzede bu anlamda geniş bir envanter var.

Kamusal alanın kazı alanının üzerinde olmasından bahsettiniz. Çukurbağ ve Orhan Mahallesi bölgelerinin Efes Antik Kenti boyutlarında tarihi bir alanı kapsadığı belirtiliyor.

Bildiğim kadarıyla devam eden bir kazı var. Ama büyüklüğünün bende ne kadar olduğunu bilmiyorum. Bende basından takip ettim ve İl Kültür Müdürü Adnan Zamburkan’ın “Efes’ten daha büyük olabilir” diye bir beyanı vardı.  Orada problemler var. Ayrıca yaşayan insanlar var. Böyle bir kazının yürütülmesi demek o alanın tamamen boşaltılıp kamulaştırılması demek. Bu yapılabilir mi, mümkün mü mevzuata bağlı olan teknik konuları bilmiyorum. Ancak burada bir anfi tiyatronun olması gayet normal çünkü burası Roma’nın başkenti. Başkent İstanbul’a taşınmadan önce başkent burasıydı ve yazlık ve kışlık sarayları, nekropolleri vardı. Mesela Bağçeşme bir nekropol. Nereyi kazsanız Roma ve Bizans mezarlığı ile karşılaşıyorsunuz. Kocaeli Üniversitesi yolu yapılırken tanık olduk.

Bir akademisyen olarak İzmit ve kent tarihi konusunda kitaplar yazan F. Yavuz Ulugün, Muhittin Bakan ve Numan Gülşah gibi isimlerle temasınız oluyor mu? Bir bilgi alışverişi söz konusu mu?

Sürekli olarak irtibatımız var. Özellikle Yavuz Ulugün, Muhittin Bakan, Numan Gülşah bu konulara çok duyarlı insanlar. Kocaeli Kent Tarihi’ne ve ve kentin duyarlı dokularına baktığınızda karşınıza hep bu isimler çıkacaktır. Özellikle Bitinya ile Muhittin Bey ve Feyzullah Bey’in çok yakından ilgilendiğinin biliyoruz. Yavuz Ulugün’ün alanı biraz daha geniş olarak Cumhuriyet ve Osmalı Dönemi’ni de kapsıyor. Pek çok eser de verdi ve bunların bir kısmına ben de katkı sağladım. Seyahatnamelerde Kocaeli ve Kocaeli Denizcilik Tarihi gibi çaılışmalara ben de katkı sundum. En azından bu amatör ruhun biraz daha akademik anlayışla şekillenmesi yönünde üniversite ve şahsım olarak katkı sağlamaya çalışıyoruz. Bu insanlar bizim için önemli değerler ve hayatlarını bir anlamda Kocaeli’ye adamış insanlarve bu adanmışlığın bedelini zaman zaman ağır ödüyorlar. Biz de onların yaratmaya çalıştığı farkındalığı üniversite ve üniversite camiası üzerinden onlarla paylaşmaya çalışıyoruz.

İSU yeni hizmet binası inşaatı için yapılan kazı sırasında Roma Dönemi’ne ait lahitler ortaya çıkmıştı. Yavuz Ulugün’ün sık sık gündeme getirdiği bir konuydu. Ancak inşaat devam etmiş, devamında bölgenin açık hava müzesi olcağı söylenmişti. Siz o süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kazıyı hem basından takip ettim hem de kazının bir ayağı üniversitemizin Arkeoloji Bölümü’nden Şengül Aydıngün hocamız tarafından yürütülüyor.  Nereyi kazsanız buradan bir tarihi eser fışkırıyor adeta. Sonuç olarak şehir gelip bunun üzerine kurulmuş. Bizler bir şekilde antik bir kentin üzerine gelip yerleşmişiz. Dolayısıyla bir anlamda Seka Park alanından yukarlara doğru çıktığınızda nereye kazmayı vurmasın bir şekilde tarihi eser ile karşılaşıyorsunuz. Daha öncede battı çıktı yapılırken benzer bir şeyle karşılaşmıştık. Burada da yine lahitler var. Buranın müzeye dönüştürülmesi isabetli bir karar olur. Oradan basına yansıyanlar ve yapılanların bence karşılaştırılması lazım. Bazen yerel medyada alan ile ilgili olarak olmayan şeylerde çıkabiliyor. Bundan dolayı bu dönem Kocaeli Sempozyumu’nda bu kazıya bir oturum ayırdık. Kazıyı yürüten arkadaşlar bizimle birinci ağızdan kazının sonuçlarını paylaşacaklar. Kazıda bulunan arkeologlar, akademisyenler ve müzden arkadaşlar kazının geçtiği süreçleri en sağlıklı şekilde bizlere aktaracaklar.

Sizin de yürütmekte olduğunuz bir proje var. Bu bağlamda İzmit’in tarihi dokusunun yeniden açığa çıkaralabileceğine ve bölgenin dünya turizmine kazandırabileceğine inanıyor musunuz? Sizin de bu konuda katkınız olacağını düşünüyor musunuz?

Anladığım kadarıyla bu bir kaç noktadan olacak. Birincisi burada bir hoşgörü belgesinin imzalanması ve kentin buna ev sahipliği yapması. Numan Gülşah Bey’in ev sahipliği yapması önemli ve bu konuyla ilgili çalışmalar yürütüyor. Bu noktadan bir sonuç alabileceğimizi düşünüyorum. İznik gibi İzmit’te Hristiyanlar için önemli bir yer. Burası bir çeşit haç merkezi haline getirilebilir. Tabi bu işin içinde üniversitenin, Kültür Bakanlığı’nın, il valiliği ve belediyenin olduğu büyük bir proje. Bu noktada mesafe alınıp alınamayacağını yapılacak olan çalışmalar bize gösterecek. Ayrıca Macarlar için İmre Tökeli ismi oldukça önemli. Adeta Macarlar’ın Atatürk’ü gibi bir isim. Dolayısıyla onun burada olması, mezarının bir dönem burada bulunması çok önemli. Bir dönem onunla ilgili çalışmalar vardı ve bizde Seka Park içerisinde ki Macar Evi konusunda buna katkı verdik. Kartepe’de ikamet ettiği yer tespit edilip orada bir takım etkinlikler yapıldı. Bunların biraz daha süreklilik arz etmesi durumunda Macar turistlerin de buraya çok yoğun bir ilgi duyacaklarını düşünüyorum. İmre Tökeli’nin Kartepe’de kaldığı ev yeniden tasarlanır ve bir müze haline getirilirse neden olmasın.

Akademik çalışmaların yeterli olduğunu düşünüyor musunuz?

Hayır düşünmüyorum. Kocaeli Üniversitesi Tarih Bölümü olarak son bir kaç yıldır yüksek lisansa yoğun olarak öğrenci alabiliyoruz. Daha önce bir dil barajımız vardı. Dolayısıyla bir kaç öğrenci alabiliyorduk. Onları da kente yönlerdirmek zorla olmayacak. Bu gönülle ilgili bir mesele. Gönüllü olarak yapılan şey bizim içi takdire şayan bir şeydir. Bizde kent tarihi çalışmak isteyen lisansüstü öğrencilerimize bir şekilde yardımcı olmaya çalışıyoruz. Birkaç yıl içinde tezler bitince bunların meyvelerini almaya başlayacağız. Basın tarihinden kent tarihine kadar pek çok alanla ilgili arkadaşlarımız tez hazırlamaya başladı. Bizim amacımız belediyenin kurmuş olduğu Kent Araştırma Merkezi ile buna paralel olarak üniversitenin bir kent araştırma müzesi ve kütüphanesi kurmasını gerekliliğini düşünüyoruz.

Bir entelektüel bilinç ve birikim oluşturmayı düşünüyorsunuz..

Kimlik, farkındalıkların üzerine kurul bir konu. Buradan kendini inşa ediyor. Bizde bu merkezlerin bir farkındalık yaratacağını düşünüyoruz. Özellikle kent kitaplığı son derece önemli. Öğrenci, nasıl bir şehre geldiğini kitaplar, belgeseller, videolar üzerinden bir şekilde tanımlayabilir.

Son olarak neler eklemek istersiniz?

Turgut Uyar bir şiirinde “Şehir üç beş binadan ibaret değildir” diyor. Bu Kocaeli için de söz konusudur, bütün dünya şehirleri için de söz konusudur. Şehirlerle kuracağımız ilişki içinde yaşayan insanlarla kuracağımız ilişki ile paralel bir şekilde gelişiyor. Birbirimizi ötelemeden, ötekileştirmeden, birbirimizi anlayarak ve birbirimizi destekleyerek aslında şehir kimliği kurabilir ve inşa edebiliriz. Bunun olabilmesinin ön koşulu da bunun fark etmektir. Biz üniversite olarak bu farkındalığın uyarıcıları olabiliriz. Mesela Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Kocaeli Üniversitesi’ne Seka Park içerisinde bir bina verdi. Rektörümüz o binayı kültür evi olarak hizmete açtı. Bizde orayı halkın katılacağı etkinliklerde kullanıyoruz. Kültür Evi’nin daha aktif hale getirip kent insanlarının kente sahip çıkma anlamında uyarılmaları konusunda bir alan olarak kullanılması gerektiğini düşünüyoruz. Buraya gelen insanların amacı kendini geliştirmesi ve kendini geliştiren insanların farkındalığı çok yüksektir. Onlar iyinin yanında kötünün karşısında dururlar. Şehirde yapılacak bir şey kötü duruyorsa bunun düzelmesi için mücadele ederler. Bunun  en güzel örneklerinden bir tanesi, Muhittin Bakan’ın Duvar Dibi oluşumudur. İnsanların orada bir araya gelip bu şehirle ilgili fikirlerini, düşüncelerini paylaşmaları ve bunu önemsemeleri çok hoş. Ancak bu şekilde fark yaratılabilir. Dertlenmek gerekir ve onların bu şehirle ilgili dertleri var. Bu insanlar adete hafıza mekanı gibi.

Muhabir

Murathan Birinci: Kocaeli Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden 2014 yılında mezun oldu. Halen aynı üniversitede Gazetecilik Yüksek Lisans eğitimine devam etmektedir.

Muhabirin diğer haberleri:

http://www.bolgemuhabirligi.com/1438-2/#comment-15

http://www.bolgemuhabirligi.com/olasi-bir-depremde-durumunda-kocaelinin-alternatif-yollari/

http://www.bolgemuhabirligi.com/kocaelinin-elektrik-faturasi/

http://www.bolgemuhabirligi.com/gencler-icin-bir-siginak-oyun-salonlari/

http://www.bolgemuhabirligi.com/izmitin-acil-durum-toplanma-alanlarini-biliyor-muyuz/

http://www.bolgemuhabirligi.com/gecmise-yolculuk-kullar-antika-pazari/

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.




This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.