Tarihsel Olarak Devamlılıkları Ve Kopuşları Görmeye Çalışmak Umudu Yeşertmek İçin Bir Araç Olabilir

Çukurova Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-TV ve Sinema Bölümü’nde görevli Yrd.Doç.Dr.Özgür İlke ŞANLIER YÜKSEL ile ülkenin toplumsal yapısı, medyanın ötekileştirme pratikleri, Suriyeli mülteciler ve kadınlar üzerine konuştuk.

Doç.Dr.Özgür İlke ŞANLIER YÜKSEL

“İlke Şanlıer Yüksel, Çukurova Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo, Televizyon, Sinema Bölümü’nde öğretim üyesi. İlke, lisans derecesini Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde, yüksek lisans derecesini Anadolu Üniversitesi Basım-Yayımcılık Programı’nda, doktora derecesini ise Anadolu Üniversitesi İletişim Program’ında tamamladı. Doktorasını tamamladıktan sonra Doğuş ve Koç Üniversitelerinde çalıştı. Akademik ilgi alanları arasında iletişim ve medya etnografisi, görsel kültür, medya ve göç çalışmaları bulunmaktadır. Güncel çalışma alanı Sriyeli mültecilerin gündelik medya ve iletişim teknolojileri pratiklerini içermektedir.”

– Bildiğim kadarıyla 2 yıl kadar önce yerleştiniz Adana’ya. Alışma süreciniz nasıl geçti? Adapte olabildiniz mi Adana’ya?

Adana’ya ayak uydurabildiğimi düşünüyorum. Sınırların daha geçirgen olduğu bir kent. Bu nedenle Adana’nın daha yaşanılabilir bir kent olduğunu düşünüyorum. Tabi bunu İstanbul ile karşılaştırarak söylüyorum. Diğer kentleri karşılaştırmak, kent üzerinden bir okuma yapmak değil amacım. Ama İstanbul’daki yaşam koşullarının giderek zorlaşması, gündelik yaşam pratiklerinin beni ve ailemi zorlamaya başlaması, oradan ayrılmama neden oldu. Bu yüzden Adana, yaşamak için daha doğru bir yer oldu benim adıma. Adanalı oldum yani bir nevi.

–  Adana’da sınırlar geçirgen dediniz. Ancak, Türkiye’deki toplumsal yaşama bakacak olursak, toplumda yoğun bir kutuplaşma var ve bu kutuplaşma bireyin hayatını zedeler durumda. Sizce bu durumun sebepleri neler ve çözüm ne olabilir?

Evet, toplumsal kutuplaşmayı hepimiz yoğun bir şekilde yaşıyoruz. Öyle ki gün içerisinde bizi nefessiz bırakacak kadar. Tanıdığımız insanların, iş arkadaşlarımızın siyasal süreçlerden doğrudan etkilendiği bir dönemde yaşıyoruz. Bunun çok temel bir nedeni var.  O da siyasi otoriter rejimin giderek güçlenmesi. Bu siyasi yaklaşım, diğer tüm otoriter rejimler gibi gücünü kutuplaşmadan alıyor. Toplumun katmanları arasında oluşan kalın duvarlar var ve o duvarlar arasından birbirimizi göremememiz oluşan bu kutuplaşmayı giderek derinleştiriyor. Çözüme gelecek olursak, tabi ki çok pratik çözümler yok, bir anda mümkün olacak bir şey değil. Ama mikro düzeyde bakacak olursak birbirimizi anlamak ve dinlemekten başlamanın önemli bir adım olduğunu düşünüyorum. Bireysel olarak yapacağımız şey bu. Öteki olanı da anlamak isteyeceğimiz bir bakış açısının faydalı olacağını düşünüyorum. Fakat bu derece derin bir kutuplaşmanın sadece mikro düzeyde atılan adımlarla çözülmesi çok zor. Siyasi mekanizmaların bu konuda daha iradi davranması gerektiğini düşünüyorum.

– Son dönemde göçmenler üzerine çalışıyorsunuz. 2011 yılından bu yana Suriye’de bir iç savaş yaşanıyor. Savaş mağduru olan binlerce Suriye vatandaşı Türkiye’de yaşam mücadelesi veriyor. Sizce bu durum ülkenin toplumsal yapısında ne gibi değişikliklere yol açtı?

Evet, Türkiye’de değişiklikler var ama o kadar da büyük değişimler yok aslında. Bugün yaşanan sorunların temel sebebi mültecilerin geldiği ilk zamanlarda “mülteci” olarak kabul edilmemeleri oldu. Aslında hala durum böyle; çünkü ülkenin yasalarına göre sadece Avrupa ülkelerinden gelen insanlar iltica talebinde bulunabiliyor ve onlar mülteci kategorisine giriyor. Dolayısıyla Suriye’den gelen insanlar yasal olarak mülteci değil. Hatta geldikleri ilk dönemde misafir olarak tanımlandılar. Yani hiçbir yasal statüleri yoktu. Bütün bu süreç onların belli bir süre sonra gitmeleri gerektiği algısını yarattı. Bu misafirlik statüsü tabi ki işler bir statü değildi. 2014 yılında yürürlüğe giren Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu, kitlesel savaş gibi sebeplerle ülkesinden kaçmak zorunda olan ve Türkiye sınırına giriş yapan, sığınma talep eden insanlara uluslararası koruma temel başlığı altında geçici koruma statüsü verdi. 2014’ten beri Suriyeli mültecilerin (her ne kadar yasal olarak mülteci olmasalar da ben böyle demeyi daha uygun buluyorum) kavramsal düzeyde bir iltica süreci yaşadıklarının altını çizmek önemli. Bundan dolayı temel bazı hakları kısıtlı bir şeklide erişimleri var. Fakat bazı haklara sahip olmalarına rağmen 2016 yılına kadar resmi olarak çalışma izinleri yoktu. Çalışma yönetmeliği de aslında çok kısıtlı bir yönetmelik hatta yönetmeliğe bağlı olarak ülkemizde 19 bin Suriyeli çalışıyor. Şimdi 3.5 milyon mültecinin arasında bu sayı çok büyük bir problem. Peki bu insanlar ne yapacaklar?  Yaşamak için çalışmak zorundalar. Dolayısıyla mülteciler kayıt dışı sektöre kayıyorlar.

– Bu durumun birçok hak ihlaline maruz kalmalarına sebep olduğunu söyleyebilir miyiz?

Evet. O kadar çok hak ihlali var ki inanılmaz boyuttalar. Düşük ücretlerle çalışıyorlar. Herhangi bir güvenceleri yok. Geçici çalıştırılıyorlar. Çalışma koşulları korkunç. Bu arada Suriyeli nüfusu dediğimiz zaman homojen bir nüfus olarak algılamamak gerek. O toplum da içinde farklı farklı katmanları barındırıyor. Sınıfsal, sosyolojik, ekonomik vb. birçok alanda farklılık gösteren katmanları barındırıyor. Aslında mültecilerin azımsanmayacak kısmı nitelikli bir mesleki eğitim almış insanlar. Durum böyle olunca ülkedeki işverenler hem nitelikli hem ucuz iş gücü olarak gördükleri bu insanları çoğu zaman kayıt dışı olarak istihdam ediyorlar.

– Peki sizce mültecilerin ülke ekonomisine etkileri neler oldu?

Aslına bakarsak giderek kötüye giden ülke ekonomisine olumlu katkılar sağladığını söyleyebiliriz. Bir can simidi hatta. İlk olarak 3.5 milyonluk bir pazar oluşmuş durumda. İkincisi Suriye’de savaş devam ettiği için üretim gerçekleşmiyor ve Türkiye’nin Akdeniz Bölgesi’nden Suriye’ye ciddi anlamda ihracat devam ediyor. Üçüncüsü ise işgücü anlamında büyük bir artış gerçekleşti. Bence zaten hükümetin bugüne kadarki “içeri alma politikası” birazda bu sebeplerden kaynaklanan bir politikaydı.

– Peki bu olumlu gerçeklere rağmen Türkiye halkının azımsanmayacak kesiminde Suriyeli mültecilerle ilgili olumsuz kalıp yargılar var ve tehlikeli boyutlara ulaşabiliyor. Medyanın bu kalıp yargıları beslediğini düşünüyor musunuz?

Aslında medya sadece mülteciler söz konusu olduğunda değil her anlamda ayrımcı dili kullanıyor. Zaten haber değeri olarak görülen şeyler olumsuzluklar. Sadece Türkiye medyası değil genel olarak Dünya medyası da bu dili yoğun olarak kullanmakta. Hal böyle olunca mültecilerde bu ayrımcı dilden nasibini alıyor. Tıpkı dünyanın birçok yerinde olduğu gibi. Çünkü doğrudan öteki kategorisinde konumlandırılıyor mülteciler. Toplumsal normların içerisinde içselleştirdiğimiz gizli kapaklı, örneğin toplumsal cinsiyete dayalı ayrımcılığın aksine çok somut, gözle görülür bir ötekinden bahsediyoruz. Sonradan gelenden bahsediyoruz. Sağ siyasetler, özellikle yükselen yeni sağ bunu pompalamaya devam ediyor. Bu anlamda yine dediğim gibi dünyanın birçok yeri gibi Türkiye de nasibini alıyor. İlk yıllar, 2014-2015’e kadar ağır ayrımcı dil yerine “misafir olma” söylemini gördük medyada. Yoğun olarak gazete haberlerinde. Bir tür ev sahibiyiz biz, tolerans göstermeliyiz gibi yukarıdan bakan ve tahakküm ilişkisi kuran bir dil kullanıldı. Özellikle olumsuz haberlerde mülteciler,kriminalize edecek şekilde lanse edildi. Bir güvenlik bağlamı içerisine yerleştirilip tehlike olarak gören bir üslup oluştu ki tüm ayrımcı diller ötekinin bizim için tehdit olduğu üzerine kuruludur. 2015 yılı önemli bir yıldı. Türkiye sıkıntılı bir döneme girdi ve mülteciler Avrupa’ya geçiş sürecine girdi. Bunun çok ciddi dramatik sonuçları oldu. Geçişler Ege’den olmaya başladı. Dünya tarihindeki en yüksek sayılara ulaşan ölüm vakaları gerçekleşti. Bu vakalar 2016’da azalsa da devam etti. Dolayısıyla  2015’teki medya dili bu kırılganlık üzerine kuruldu. Avrupa’yı suçlar nitelikte bir dil kullanıldı ve haklılık payı vardı tabi. Bu dönemdeki geçişlerde Avrupa ciddi sınavlar verdi. Kimi ülkeler daha içerici davranırken kimisi sınırlarını daha belirgin hale getirdi. Medyanın dili de buna göre şekillendi. 2016’dan sonra ise ayrımcı dil başka bir boyuta taşındı. Çünkü mültecilerin artık misafir olmadığı, bir bölümünün savaş bitse bile geri dönmeyeceği ya da dönemeyeceği, kalmak isteyebilecekleri ve bunu talep edecekleri gerçeğiyle yüzleşme başladı. Burada beni özellikle endişelendiren şey demokratik ilkeleri benimseyen siyasal yapıların daha içerici bir dil yerine ayrımcı bir dil kullanmaları oldu.

– Peki gelelim ülkemizin en çok ayrımcılığa uğrayan kesimi olan kadınlara. Kadınların maruz kaldığı ötekileştirme ülkemizde ciddi boyutlara ulaştı. Sizce bu durumun oluşmasında medyanın etkisi nedir?

Medya dediğiniz şey toplumdan bağımsız bir şey değil. Bu toplumun bir parçası. Yani bu sektörde çalışan bir insan da bunun bir parçası, oradaki normlarda bu toplumun bir parçası. Siyasi kurumlarla göbekten bağı olan ve bir taraftan da kar elde etmeye çalışan bir medya yapısı var. Nasıl kar edersiniz?  Çok temel bir pratik: Var olan düşünceleri yeniden inşa ederek. Medya dediğimiz şey sistemin kendisi zaten. Yani medya alanını özerk, bağımsız bir alan olarak görmek tüm bu gerçekliği inkâr etmek olur. Tabi bunun aksi olamaz demiyorum. Örneğin hak haberciliği, barış gazeteciliği gibi uygulamalar, medyanın ideali olabileceğini, doğrudan, iyilikten, özgürlükten, barıştan yana taraf tutarak bir haber yapma şeklinin var olduğunu gösterdiler. Ama bunlar çok tekil örnekler. Anaakım medyaya baktığımız zaman aslında meselenin hiç de böyle olmadığını, özellikle toplumsal yapıdaki o erkek egemen tahakküm ilişkilerinin medyanın içerisinde hem haber üretme pratiğinde hem de örgütsel yapısı içinde gayet net görebiliyoruz. Temel mesele medyayı değiştirmek değil önce toplumsal katmanları ve bu kalıplaşmış bilinci değiştirmektir. Aksi taktirde nitelikli bir çözüme ulaşamayız.

–  Son olarak yıllardır içinde olduğunuz iletişim alanında eğitim gören öğrenciler oluşan bu kaos ortamından ve kutuplaşmadan dolayı mesleklerine dair bir umutsuzluk içindeler. Onlara önerileriniz var mı? Umutlu mu olmalılar yoksa medyadan, gazetecilik mesleğinden uzak mı durmalılar?

Birincisi hap gibi reçetem yok. Keşke olsaydı ama mümkün değil. Çünkü toplumsal yapıda ciddi anlamda zedelenmiş bir durum var. Ama geçmişe bakmakta fayda var. Umutsuzluk var haklısınız ama 20 sene, 40 sene, 50 sene önce bu ülkede umutsuz olan başkaları yok muydu? Tarihi iyi okumak gerek. Tarihsel olarak devamlılıkları ve kopuşları görmeye çalışmak umudu yeşertmek için bir araç olabilir. Bu her şey iyi olacak anlamına gelmez. Sadece bugün olanlar çok özgün değil. Daha önce de oldu ve yine değişecektir.

Muhabir: Can Çelik (Adana)

Diğer Haberleri:

https://www.bolgemuhabirligi.com/siradisi-adana-hikayeleri/

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.




This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.